top of page

Sürekli iyi hissetmeliyim

Yazarın fotoğrafı: Pinar Ayca Ozgen
Pinar Ayca Ozgen
1 Eki
3 dakikada okunur

“Sürekli iyi hissetmeliyim” gibi bir inanç, zaman zaman kimimizin sahip olduğu bir inançtı. Ancak bir süredir gündemi oluşturan bazı paylaşımlarda bu inancın daha da arttığını görüyorum.


Bazı insanların bu nedenle kötü hissettiklerinde (aslında duyguların iyisi ya da kötüsü yoktur) duyguları hiç deneyimlememeleri gerekiyormuş gibi onları bastırdıklarına şahit oluyorum. Kendilerini sürekli daha pozitif, daha yüksek duygularda tutmaya yönelik bir ihtiyaçları, hatta kuralları varmış gibi görünüyor. Sanki kötü olarak tanımladıkları bir duyguyu deneyimlerlerse başlarına kötü şeyler gelecek, hayatlarında pozitif değişimler olmayacak ya da bir şeyleri yanlış yapmış olacaklarmış gibi…


Duygularımızı yaşamak ne demek? Veya neden duygularımızı yaşamamız bu denli önemli olsun ki? 


Belki de burada duyguları yaşamakla ilgili önemli bir nüans var. Bu kısmı ele almadan önce kısaca duygularla nasıl uyum bozucu bir şekilde baş ettiğimizden bahsetmek istiyorum.


İlki, teslim olma. Duygunun bugünümüzün ve hatta geleceğimizin de sahibi olacakmış gibi davranmak… Örneğin yoğun bir yalnızlık yaşadığımızda, “Demek ki artık hiçbir şey yolunda gitmeyecek ve hep yalnız olacağım.” diye düşünmek ve kendimizi “Ben yalnız biriyim” diye etiketlemek. Yani duygunun bize söylediği her şeyi gerçekmiş gibi kabul etmek. Duygunun bizlere söylediği her şeyi sorgulamadan kabul ettiğimizde, hayatımıza ve kendimize bakışımız da önemli ölçüde değişir. “Ben yalnız biriyim.” demekle “Şu anda yalnız hissediyorum.” demek arasında önemli bir fark vardır. İlkinde teslim olup kendimizi yalnız olarak tanımlıyoruz, kimliğimize alıyoruz yalnızlığı. Dolayısı ile hayatımızı da yalnız, belki de hiç görülmediğimiz bir yer olarak tanımlıyoruz. “Şu anda yalnız hissediyorum.” dediğimizde ise sadece bir deneyimden bahsediyoruz, şimdi ve şu anda olan bir deneyimden. Bu cümle ile duyguyu kabul ediyor, kabul ederken duygunun şimdi ve şu anda var olduğunun, geleceğin tamamı olmadığının da altını çiziyoruz.


Diğeri baş etme ise kaçınma. Kaçınma ile baş ettiğimizde duygu hiç yokmuş gibi davranmaya başlarız. Belki kendimizi telefonumuzla, dizilerle veya yoğun iş tempoları ile oyalarız. Böyle oyaladığımızda ise duyguyu o anda hissetmediğimiz için her şey yolunda gibi düşünebiliriz. Bu durumu acı veren bir operasyon esnasında lokal anestezi almaya benzetebiliriz. Vücudumuzda canımızı acıtan bir operasyon gerçekleşiyor ancak o bölgedeki acıyı algılayan reseptörler uyuşturulduğu için bunu hissetmiyoruz. Ancak burada hissetmiyor oluşumuz, o bölgenin acı vermediği anlamına gelmez. Tam tersine, orada bir şeylerin olduğunu ve o bölgenin farkındalığımıza ve ilgimize ihtiyacı olduğunu gösterir.


Duygularla bir diğer baş etmemiz ise aşırı telafi. Aşırı telafiyi savaşmak gibi de düşünebiliriz. Aşırı telafi ettiğimizde duygudan kaçmıyoruz, duygu ile mücadele içerisine giriyoruz. Kendimizi değersiz hissettiğimizde sürekli beğenilmeye ihtiyaç duyuyoruz; yetersiz hissediyorsak bu yetersizliği büyük başarılarla veya çok yoğun iş tempoları ile telafi etmeye çalışıyoruz. Yani burada da çekirdekte yatan duygumuzu yaşamıyoruz, aksine duygu ile savaşıyoruz ve tam tersini yaşamaya çalışıyoruz.  


İlk sorumuza dönecek olursak: Ne demek duyguları yaşamak? Veya neden duygularımızı yaşamamız önemli olsun ki?


Eğer korkumuz bu duyguyu yaşayıp hayatımızda kötülükler oluşması ise zaten bunu yapıyor oluyoruz farkında bile olmadan. Çünkü korkumuz bir duyguyu yaşadığımızda hayatımızda kötü şeyler olacağıysa, o duyguyu bastırmak aslında duyguyu da azalıp hayatımızdan çıkarmıyor. Sadece onunla bilinçli olarak temasımızı azaltıyor olabilir. Duyguyu bastırmak, onun dışavurumunu ortadan kaldırabilir, ancak duygusal sürecin bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bir çalışma esnasında, kişiler duygularını dışarıya yansıtmamaya çalıştıklarında bile fizyolojik uyarılmanın devam edebildiğini, hatta bazı durumlarda arttığını gösteriyor (Gross ve Levenson, 1997). 


Yani korkumuz “Sürekli iyi hissetmeliyim ki iyi şeyler yaşayayım, başıma kötü şeyler gelmesin.” ise, kötü hissetmemek için duyguyu bastırmak bizi duygunun kendisinden kurtarmıyor. Belki de tam tersine, duyguyla temasımızı azaltırken onun hayatımızdaki etkisini fark etmemizi de zorlaştırıyor. Biz farkında bile olmadan yaşamadığımız duygu bizi yönetir…


Peki ya duygumu bastırmazsam da ona teslim olursam?


Hayır. Duyguya teslim olup kimliğimize veya hayat görüşümüze almadan, sadece, “Şu anda böyle hissediyorum.” diyebilmek. Sadece insan olduğumuz için yaşayabildiğimiz duygulara, insan olduğumuz için bir miktar alan açabilmek. 


Böyle olduğunda daha çok kendimiz oluruz. Sürekli iyi hisseden, her zaman pozitif olan gerçekdışı bir ideal yaratmak zorunda kalmayız. Yaşamadığımız, deneyimlemediğimiz duygular bizi yönetir. Duygularımızı yaşarız ve onlar da sıkışıp kalmak yerine akıp dönüşebilirler. Duygularımıza insani bir şefkatle izin verdiğimizde, kendimizle kurduğumuz ilişki de daha samimi ve daha sahici hale gelir.


Belki de bu otantiklik, bizi arzuladığımız bugüne ve geleceğe götüren kaynaklardan biridir. Uzun vadede baktığımızda, enerjimizi asıl yüksek tutan da sürekli iyi hissetmeye çalışmak değil, kendimizle kurduğumuz bu samimi ve sahici ilişkidir.


Kaynakça

Gross, J. J., & Levenson, R. W. (1997). Hiding feelings: the acute effects of inhibiting negative and positive emotion. Journal of abnormal psychology, 106(1), 95.


 
 
 

Yorumlar


© 2026 Pınar Ayça Özgen

bottom of page